Belirsizliğe tahammülsüzlük yaşamak, aslında belirsizliği sadece bir belirsizlik olarak algılayamamaktan kaynaklanıyor. Zihnimiz boşlukları görmediğinde otomatik olarak doldurma eğiliminde olur ve ne yazık ki bu doldurma işlemini neredeyse her zaman en kötü senaryo üzerinden yaparız. Mesela partneriniz iki saat mesaj atmamışsa, zihin hemen "aramızda soğukluk mu var, benden vaz mı geçti" gibi düşüncelerle dolu olur. Aslında o kişi sadece meşgul olabilir, ama biz bu boşluğu tehdit olarak algılarız.
Bu durum aynı zamanda bir kontrol çabası da ifade ediyor. En kötü senaryoyu önceden bilebildiğimizi düşünürsek, kendimizi ona karşı hazırlayabileceğimize inanırız. Ama bu yanılgı çok maliyetlidir. Çünkü en kötü senaryoyu düşünüp üzülmek yetmez — aynı zamanda kendimizi koruma altına almaya çalışırız. Yaşanmayacak olan duygusal travmayı zihnimizde yaşıyoruz. Örneğin sevgilinizin badan soğuduğunu düşündüğümüz an, biz de ona soğuk davranmaya başlarız ve belki de o kişi yalnızca meşgulken, biz kendi zihnimizde kurduğumuz senaryoyu yaşayan haline onu da soğaltıyoruz.
Belirliğin neden kaygıyı bu kadar büyütüyor olduğunu anlamak için korku ve kaygının farkını görmek önemli. Korku var olan bir şey için duyulan bir duygudur. Kaygı ise var olmayan bir şey için, zihnimizde yarattığımız senaryolar için hissedilen bir duygudur. Belirsizlik karşısında gerçek bir korku yoktur, vardır kaygı. Bardak masanın kenarında duruyor ve düşmüyor ama "ya düşerse" dediğiniz an kaygı başlar. Bu kaygı o kadar yoğun oluyor ki, düşmeyecek olan bardağı düşürme ihtimalini arttıran hareketler yaparız. Oysa gerçekten bir korkunun nesnesi olsa — mesela bardak gerçekten düşse — çözüme odaklanır ve geçeriz. Ama kaygı uzun sürüyor ve bizi sadece geleceki kötü ihtimalleri düşünmeye kilitliyor.
Duygularınızı regüle edebilirsek hayat yaşamak daha kolay hale gelir. Bunu yapmak için öncelikle dışarıdaki olaylara odaklanmak yerine, kendi duygularınıza ve düşüncelerinize yoğunlaşmalısınız. Çünkü başkaların davranışlar